20 Şubat 2013 Çarşamba

İman dinin ruhudur, İslam dinin bedenidir


İSLAM İMANIN BEDENİ, İMAN İSLAM’IN RUHUDUR. RUHSUZ BEDEN ÖLÜ Bİ
R CESETTİR, BEDENSİZ RUHUN YERİ İSE DÜNYA DEĞİL AHİRETTİR.
İMAN İSLAM’IN GÖRÜNMEYEN YÜZÜ, İSLAM İMANIN GÖRÜNEN YÜZÜDÜR.
KUR’AN’IN “KÂFİRLER” DİYE HİTAP ETTİĞİ İNANÇ GURUPLARI ARASINDA, HİÇBİR ŞEYE İNANMAYAN HERHANGİ BİR GURUP BULUNMAMAKTADIR.
İMAN EN BÜYÜK İMKÂNDIR. KİŞİNİN İMANI TÜKENMEDİKÇE İMKÂNI TÜKENMEZ. İNSANA ZORLU HAYAT YOLCULUĞUNDA YARATILIŞ AMACINA DOĞRU YOL ALDIRAN İMAN YAKITIDIR.
İMAN İLGİDİR, KÜFÜR KAYITSIZLIK. İMAN EDEN, VAR OLUŞ ANLAM VE AMACINA İLGİ DUYMUŞ, İNKÂR EDEN VAR OLUŞ ANLAM VE AMACINA KAYITSIZ KALMIŞ OLUR.
İSLAM: ALLAH’IN HAKKINI ALLAH’A TESLİM ETMENİN O’NA KAYITSIZ ŞARTSIZ TESLİM OLMAKTAN GEÇTİĞİNİ BİLEREK, BU SAYEDE İÇ BARIŞA VE EBEDİ KURTULUŞA ERMEK DEMEKTİR.
İSLAM, HAKİKATİ TESLİM ALANLARIN DEĞİL HAKİKATE TESLİM OLANLARIN YOLUDUR. ZİRA TESLİMİYETİN ADI OLAN İSLAM, İNSANIN SADECE HAKİKATE TESLİM OLMASINI İSTEMEKTEDİR.
İMAN İLE İSLAM, BİRİ OLMADAN DİĞERİ ANLAMINI BULMAYAN, BİRİ OLMADAN DİĞERİ NAKIS OLAN İKİ KAVRAMDIR.
MÜSLÜMAN OLMAK, ‘OLMA’ HALİNİ ‘GÖRÜNME’ HALİNİN ÖNÜNE KOYMAKTIR. İSLAM’A GELMEK BİR YERE GELMEK DEĞİL, ‘KENDİNE GELMEK’TİR.
İMAN VAROLUŞSAL EMANETİ HATIRLAMAKTIR, İNKÂRSA UNUTMAK…
İman dinin ruhudur, İslam dinin bedenidir 
İman ve İslam kavramlarının eşanlamlı olduğunu söyleyenler olmuştur. Bu öncelikle dil açısından doğru değildir. Zira isimlerin farklılığı manaların farklılığına delalet eder. İman ve İslam kavramlarının eşanlamlı olduğu tezini Kur’an da desteklemez. Şu âyet bunun delilidir:
قَالَتِ الْاَعْرَابُ اٰمَنّاَ قُلْ لَمْ تُؤْمِنُوا وَلٰكِنْ قُولُوۤا اَسْلَمْنَا وَلَمَّا يَدْخُلِ الْا۪يمَانُ ف۪ي قُلُوبِكُمْ وَاِنْ تُط۪يعُوا اللّٰهَ وَرَسُولَهُ لَا يَلِتْكُمْ مِنْ اَعْمَالِكُمْ شَيْئًا اِنَّ اللّٰهَ غَفُورٌ رَح۪يمٌ
“Bedeviler ‘İman ettik’ dediler. De ki: Henüz iman etmiş sayılmazsınız, lakin ‘İslam/teslim olduk’ diyebilirsiniz, zira iman kalplerinize girmiş değil. Ama eğer Allah ve Rasûlüne uyarsanız, Allah amellerinizin zerresini eksiltmez. Çünkü Allah sınırsız bir bağış, engin bir rahmet kaynağıdır.” (Hucurât 49:14).
Âyette “iman etmek” ile “İslam/teslim olmak” arasında fark olduğu vurgulanıyor. “İman ettik” diyen bedevilerin bu isbat edilmemiş iddiası reddediliyor, fakat bunun yerine “İslam/teslim olduk” demeleri teklif ediliyor. Bu örneğe göre Kur’an, iman ile İslam kavramlarını aynı kefeye koymamıza izin vermez.
Bu iki kavram birbirinin eşanlamlısı değildir, fakat birbirinden ayrı ve kopuk da değildir. Şu âyetler de bunun şahididir:
فَاَخْرَجْنَا مَنْ كَانَ ف۪يهَا مِنَ الْمُؤْمِن۪ينَ @831;٣٥@830; فَمَا وَجَدْنَا ف۪يهَا غَيْرَ بَيْتٍ مِنَ الْمُسْلِم۪ينَ @831;٣٦@830;
“Derken müminlerden orada bulunanları çıkardık; zaten Müslümanlardan orada bir ev dışında hiç kimse bulamadık.” (Zâriyât 51:35-36).
Bu durumda iman ile İslam arasında mülazemet ilişkisi olduğunu kabul etmek gerekir. İman ile İslam, biri olmadan diğeri anlamını bulmayan, biri olmadan diğeri nakıs olan iki kavramdır. Sevgili Peygamberimiz (s): “İslam görünürlüktür, iman ise kalptedir” (el-İslamu ‘alâniyyetun, ve’l-imânu fi’l-kalb) buyurmuştur (Ahmed b. Hanbel, 3/134). Buna göre İslam imanın bedeni, iman İslam’ın ruhudur. Ruhsuz beden ölü bir cesettir, bedensiz ruhun yeri ise dünya değil ahirettir.
Bu bağlamda, iman ve İslam arasında şöyle bir bağ kurulabilir: Şahadet âleminin doğru bilgisiyle gayb âlemine iman/güven ve bu iman/güvenin en müşahhas ifadesi olarak İslam/teslimiyet.

İman tariflere sığmaz

İman, “kalbin bir şeye yönelmesidir.” Lügatlerde ittifakla “tasdik” olarak karşılanmıştır. Kur’an’da lügat manasıyla kullanılmıştır: Hz. Yakub’un kıskanç oğulları, Yusuf’u kaybettikten sonra babalarının tereddüdünü gidermeye çalışırken uydurdukları hikâyenin ardından: “ve ma ente bi mu’minin lena” “yine de sen bize inanmayacaksın” derler (Yusuf 12:17).
Dilciler, âmene (iman etti) fiili bâ ile geçişli yapıldığı zaman (kullun âmene billahi gibi) bu “tasdik” manasına gelir, bâ ile geçişli yapılmayınca bu farz ve vaciplerin edası manasına gelir derler. Mutezile bu görüşü kabul ettiği için “amel imandandır” demiştir.
Bu tahlilden yola çıkarak dil felsefesi yapacak olursak: Küllün âmene billâhi’deki gibi bâ ile geçişli yaptığımız zaman, iman öznenin üzerinde kalmayıp nesneye geçiyor demektir. Yani iman bir mef’ul istemektedir. Bu durumda “iman ettim” lafı iman sayılmamaktadır. “Neye iman ettin?” suali mukadderdir. Siz buna cevap verdikten ve mef’ûlünüzü söyledikten sonra da iş bitmemekte, bu takdirde sizin tasdik ettiğinizin sizin tasdikinize sadık olup olmadığı, yani imanınızın doğru iman olup olmadığı gündeme gelmektedir. Sonuç: İman’ın bâ ile buluşması, yalnız inanmaya değil, inanmanın failiyle mef’ûlü arasındaki sadakate da delalet eder.
Istılahta iman şöyle tarif edilmiştir: “Kalp ile tasdik, dil ile ikrar, uzuvlarla amel etmek” (et-tasdik bi’l-cenan, ve’ikrar bi’l-lisan, ve’l-‘amel bi’l-erkân). Amelin imandan olup olmadığı konusunda otoriteler çok farklı taraflara düşmüşlerdir. Bu konudaki mezhep ve fırka görüşlerinin sonu gelmez. Fakat Kur’an, amelin imandan koparılamayacağını Bakara 143 üzerinden cevaplamıştır: “Allah sizin imanlarınızı zayi edecek değildir.” Nüzul sebebi kıblenin tahvilinden önce kılınan namazların hükmünün sorulmasıdır. Yani Kur’an, namaz gibi bir ameli ‘iman’ kapsamında değerlendirmiştir.
Sual: İmanın yeri neresidir?
Cevap: Kur’an’a göre imanın yeri kalptir: “Allah, size imanı sevdirdi ve onu kalplerinizde süsledi.” (Hucurât 49:7). Sözün özü: iman İslam’ın görünmeyen yüzü, İslam imanın görünen yüzüdür.

İmanın mahiyeti üzerine
İman bir ağaca benzetilmiştir:
Kökü marifet.
Gövdesi tasdik.
Dalları ikrar.
Meyvesi amel.
İman ağacının kökü olan marifet akleden kalbin hakikate dair bilgisidir. İman bu bilgiden neş’et eder, fakat bu bilgiden ibaret değildir. Zaten imana dönüşen bilgi de artık ‘ilim’ değil ‘îkân’dır.
Hıristiyan ilahiyatı “İman doğrulanamaz” der. Buna göre doğrulanamayan yanlışlanamaz da. İşin içine teslis (üçleme) girince, imanı böyle tanımlamaktan başka çıkar yol da yoktur. Fakat İslam imanı doğrulanabilir ve yanlışlanabilir. İslam imanının vurulacağı mihenk taşı Kur’an’dır. Kur’an İslam imanını tarif eder, sınırlarını çizer. Bu tarif sadece inanılacak şeyleri içeren bir tarif değil, aynı zamanda, inanılmaması gereken şeyleri de dışlayan bir tariftir. Bunun eskilerin dilindeki karşılığı “efrâdını câmi, ağyârını mâni” sözüdür. Tam şu âyette olduğu gibi:
يَاۤ اَيُّهَا الَّذ۪ينَ اٰمَنُوۤا اٰمِنُوا بِاللّٰهِ وَرَسُولِه۪ وَالْكِتَابِ الَّذ۪ي نَزَّلَ عَلٰى رَسُولِه۪ وَالْكِتَابِ الَّذ۪يۤ اَنْزَلَ مِنْ قَبْلُ وَمَنْ يَكْفُرْ بِاللّٰهِ وَمَلٰۤئِكَتِه۪ وَكُتُبِه۪ وَرُسُلِه۪ وَالْيَوْمِ الْاٰخِرِ فَقَدْ ضَلَّ ضَلَالًا بَع۪يدًا
“Siz ey iman edenler! Allah’a, O’nun Elçisi’ne, O’nun Peygamberi’ne peyderpey indirdiği ilahî kelama ve daha önce indirdiği mesaja katıksız iman edin! Zira kim Allah’ı, meleklerini, vahiylerini, peygamberlerini ve Ahiret Günü’nü inkâr ederse, işte o derin bir sapıklığı boylamış olur.” (Nisâ 4:136).
Kur’an, Nisâ 136 ve onu teyit eden Bakara 284-285’de olduğu gibi, iman esasları konusunda 5 başlık açmış ve açtığı bu başlıkları tadat etmiştir:
1. Allah’a iman.
2. Meleklere iman.
3. Rasûllere iman.
4. Kitaplara iman.
5. Ahiret gününe iman.
İslam imanı, Hıristiyan imanının aksine doğrulanabilir. Zira bu iman delile dayanan bir imandır: “Helak olan bir delilden yola çıkarak helak olsun, yaşayan da bir delile dayanarak yaşasın” (Enfâl 8:42) Bu âyet, imanın ‘akıldışı’ (irrasyonel) bir faaliyet değil, ‘akıllı’ (rasyonel) bir faaliyet olduğunu gösterir. Fakat bu imanın mü’mine kazandırdığı ‘akıl’, arza değil arşa bakan bir akıldır. Nasûtî değil lâhutî bir akıldır. Bu tür bir iman, ‘akılcılığı’ (rasyonalizm) dışlayan bir ‘akıllılık’ kazandırır. İşbu yüzden Kur’an “insanların çoğu” kalıbıyla birbiriyle bağlantılı üç özellik zikreder: “İnsanların çoğu akletmezler”, “insanların çoğu şükretmezler” ve “insanların çoğu iman etmezler.”
Kur’an’ın “kâfirler” diye hitap ettiği inanç gurupları arasında, hiçbir şeye inanmayan herhangi bir gurup bulunmamaktadır. Fıtrat gereği, insanlık tarihinde hiçbir şeye inanmayan bir gurup veya kişinin olabilme ihtimali de yoktur. İslam’da imana çağırmanın esası ‘inanç sahibi olmaya’ çağırmak değil, Allah’ın ‘iman edilmesini emrettiği’ şeylere imana çağırmaktır.
İmanın özünü “gaybî hakikatler” oluşturur. Bu da imanın asla bilgiye, malumata, delile, rasyonelliği indirgenemeyecek deruni bir hakikat olduğunu gösterir.
Kur’an’ın iman hakkında açtığı beş başlığın beşi de tamamen veya kısmen gayba iman ile alakalıdır. Allah’a, meleklere ve ahirete iman tamamen gayba imandır. Peygamberlere ve kitaplara imanın esası da gayba imandır. Zira bir mü’minin Hz. Peygamber’e iman etmesi, onun “tarihsel kişiliği” ile alakalı değil, Allah’ın onu peygamber olarak seçip ona vahiy göndermesiyle alakalıdır. Bu ise deneysel bilginin konusu değildir. Aynı şey Kur’an’a iman için de geçerlidir. Kur’an’a iman etmekten maksat, Mushaf’a iman değildir. Zira Mushaf selüloz, deri ve mürekkep gibi maddî unsurlardan mamûl bir nesnedir. Kur’an’a iman, onun kaynağının Allah olduğuna imandır.
İmanın değeri 
Fıtrat açısından değeri: Fıtrat iman üzerine kodlanmıştır. Âlemde her şey hareket halindedir. Âlemdeki hareket kaos değil kozmos hareketidir ve düzenlidir. Eşya düzenli hareketini “cazibe ve dafia” (çekim ve merkezkaç kuvvetleri) üzerine bina etmiştir. Bu atom için de güneş için de geçerlidir. İnsanı insan eden kuvvetler olan akıl ve irade de hareket halindedir. Bu güçlerin hareketinin kaos/anarşi değil kozmos/düzen sahibi olması için tıpkı yerküre gibi “cazibe ve dafia” kuvvetleri lazımdır. Cazibe inanılacaklara “iman”, dafia inanılmayacakları “inkâr”dır. Lailahe illallah kelime-i tevhidi bunu ifade eder. İslam, aklın ve iradenin bulunması gereken yörüngeye teslim olmasıdır. İmandan boşlanmış akıl ve iradenin hareketi, yörüngesinden fırlayan bir gezegen gibi kaos üretir.
Ahlak açısından değeri: Ahlakın temeli fıtrat, referansı Allah olmak zorundadır. Referansı Allah olan bir ahlakî davranış, ancak imandan neşet eder. Garantisi imandır. Tebuk’ten geri kalan üç tövbekârdan biri olan Ka’b b. Malik (r) örneğinde olduğu gibi: “Vallahi, seni benden razı edecek bir yalan söylemek isteseydim söylerdim. Bu takdirde Allah’ın gazabını celbederdim. Ama gerçeği de söylersem bana kızarsınız. Ben yine de doğruyu söyleyeceğim, affı Allah’tan bekleyeceğim.” (Buhârî ve Müslim).
Takva açısından değeri: İman ile taçlanmış bir takva, sağlam bir şirkete sigorta ettirilmiş görkemli bir saraya benzer. Bir bina, temel ne kadar sağlam, malzeme ne kadar kaliteli olursa olsun, bir gün bir zarara uğrayabilir. Eğer iman ile sigortalanmışsa, başına bir kaza geldiğinde yerine yenisini o “iman” yapar. Rasulullah’ın sefer hazırlığını Mekkelilere haber veren Hatıb b. Ebi Beltea olayı buna örnektir. Hz. Ömer (r) sırf eylemine bakarak münafıklığına hükmederken, Allah Rasulü onun hakkındaki hükmünü imanına bakarak veriyordu. Hatıb’ın tahrip olan takvasını imanı tamir etti. Bunun bir başka örneği de, Hz. Peygamber’e iki gözü iki çeşme “Ben münafık oldum” şikâyetiyle gelen Hanzala b. Rebi’dir. Allah Rasûlü, onu münafık olmadığına ikna etti. Bunu yaparken gösterdiği delil Hanzala’nın imanıydı. Ammar b. Yasir, ağır işkence altında müşriklerin söylemesini istedikleri şeyi inanmadan da olsa söylemek zorunda kalmıştı. Sevgili Efendimiz, aynı durumda kalırsa imanına tutunarak aynı şeyi yapabilme iznini verdi: “Eğer dönmeye zorlarlarsa, dön! (in ‘âdû fe’ud).”
İlim açısından değeri: Bilgi haşyet, iman ise güvendir. Bilginin verdiği haşyeti imanın verdiği güven dengelemezse, insan dayanamaz, çöker. İmanın verdiği özgüven, bilginin verdiği haşyetle dengelenmezse, iman kendisine yönelik bilgi ve mantığa dayalı bir saldırıda ayakta kalamaz, çöker.
İman ve inkâr nedir? 
İman en büyük imkândır. Kişinin imanı tükenmedikçe imkânı tükenmez. İnsanı şu zorlu hayat yolculuğunda yaratılış amacına doğru yol aldıran iman yakıtıdır.
İman bir önbilgidir. Kişi bilmediğini reddedebilir. Bu yüzden, kişi bilmediğinin düşmanıdır. Ama kişi bilmediğine inanamaz. İnkâr bir olumsuzlama ve ret, iman bir olumlama ve kabuldür. Bilmemek, tanımamak ve tanımak istememek de bir inkâr türüdür. Fakat iman bilmeyi, tanımayı gerektirir. İman ağacının kökü bilmeyi de içeren “marifet”tir. Bilmek ve tanımak, iradî ve bilinçli bir yöneliştir. Zaten irade ve bilincin olmadığı yerde, iman da yoktur. İman, özgür iradeye dayalı bir seçimdir. Bundan dolayıdır ki, zor yoluyla iman, iman değildir. Çünkü iman ağacının gövdesi kâlp ile tasdiktir. Kalp ile tasdik olmadan dil ile ikrar, mümin değil münafık üretir. Münafık gizli kâfirdir ve Kur’an’a göre kâfirden de daha aşağıdadır.
İman sevgiye benzer, inkâr ise nefrete. Sevgi pozitiftir, nefret negatif. Sevgi insanı artırır, zenginleştirir; nefretse insana hiçbir şey katmadığı gibi aksine onu azaltıp fakirleştirir. Tıpkı bunun gibi, iman özü itibarıyla pozitif bir değerdir, inkâr ise negatiftir. İman, tıpkı sevgi gibi insanı zenginleştirir, inkâr ise nefret gibi insanı yoksullaştırır. İman artmak, inkâr eksilmektir. İman değer katar, inkârsa değer yıkar.
İman hatırlamak, küfür unutmaktır. Hatırlamak geri kazanmaktır, unutmaksa kaybetmek ve azalmaktır. İman eden, fıtrat cıvatasının dişlisine uygun bir somun geçirmiştir. Altyapıyla üstyapı arasındaki bu uyum ve kenetlenme hali, insandaki kişilik yırtılmasını ve iç kopmaları önler. İman varoluşsal emaneti hatırlamaktır, inkârsa unutmak…
İman bir bağlanış, inkârsa bir kopuştur. Bağlanmak kişiyi “emin” kılar. Bu yüzden iman varoluşsal güvenliğin garantisidir.
İman sebattır. Sahibinin kendi yerinde iskânını sağlar. Yerinde iskân eden, sükûnet bulur. İnkâr ise, savruluştur. İnkâr eden yol almaz, dolaşır. Kopuş, sahibini güvenlikten mahrum eder. Sahte bir özgürlük hissi uyandırsa da, bunun gerçek bir özgürlük olmadığı çok geçmeden anlaşılır. Çünkü inkâr, “özü gürleştirmez”, aksine özü çürütür ve kurutur. Özü gürleştirmeyen şeyin verdiği özgürlük hissi, uyuşturucunun verdiği mutluluk hissi kadar sahte, geçici ve zararlıdır.
İman haddi bilmek, küfür haddi aşmaktır. İman, bir kendinde olma halidir. Kendinde olmayan, kendini kaybeder. Kendini kaybeden, haddini bilmez. Haddini bilen kendini bilir, kendini bilen Rabbini bilir. İman kendini bulmaktır, inkâr kendini kaybetmektir.
İman şükürdür, inkâr nankörlük. Teşekkür ekmeğin değil, ekmeği verenin hakkıdır. Sahipsiz nimet olmaz. Bir şey nimetse, mutlaka sahibi vardır. Nimeti fark eden, nimetin sahibini arar. Nimetin sahibini bulan, O’na teşekkür eder. Nimeti fark etmemek, nankörlüktür.
İman vefadır, inkâr vefasızlık. Allah’a vefa göstermeyen, hiç kimseye vefa göstermez. En büyük vefakârlık, En Büyük Olana vefakârlıktır.
İman yüzünü dönmektir, küfür sırt çevirmek. Nura yüzünü dönen, gözünü aydın eder. Nura sırtını çeviren, hayatı kendisine zindan eder.
İman, kaynağa yönelmektir. Allah göklerin ve yerin nurudur. Allah’a iman, nurun kaynağına yönelmektir. İnkâr ise bir yere yönelmek değil, bir yönelişi reddetmektir. Yüzünü nura dönenin yüzü ak, alnı açık, gözü aydın, nurdan çevirenin yüzü kara, gözü kapalı, gönlü kara olur.
İman ilgidir, küfür kayıtsızlık. İman eden, var oluş anlam ve amacına ilgi duymuş, inkâr eden var oluş anlam ve amacına kayıtsız kalmış olur. İman edenin sahip çıkacağı bir değer vardır. Bunun için hassas ve müteyakkızdır. İnkâr, negatif tabiatı gereği sahibi için bir değer değildir. Dolayısıyla korunması ve titizlenilmesi de gerekmez. Bu ise kayıtsızlığı getirir.
İman, bilinci bilinç üstüne bağlar. İnkâr ise bu bağı koparır ve bilinci bilinçaltına mahkûm eder. Allah’a iman, bilinci aşan bir hakikate imandır. Hiçbir bilinç ve idrak Allah’ı kuşatamaz, fakat Allah her bilinç ve idraki kuşatır. İman etmek, bilincin miracıdır. Ona ufuklar açar ve kanatlandırır. İnanan bir bilinç, maddi âlemin katı ve kesif dünyasından manevî âlemin şeffaf ve latif dünyasına kanat çırpar. İman, soyuta olan ilgiyi artırır ve bu da insandaki soyutlama yeteneğini geliştirir. İnsan aklının gelişmişliği, soyutlama yeteneğiyle ölçülür. Her tür soyutlamanın bir sınırı vardır. Sınırsız olan tek soyutlama, mutlak ve aşkın yaratıcı Allah’a ilişkin tefekkürdür. Dolayısıyla Allah’a iman, insan idrakine sonsuz ufuklar açan ve onu son durağı olmayan bir tekâmül yolculuğuna çıkaran itici bir güçtür. İnkâr ise bilincin bilinç üstü ile bağını koparır. Bu durum, bilincin bilinçaltına mahkûm olmasıdır. Böyle bir bilinci, içgüdüler ve ayartıcı benlik yönetmeye başlar. Allah’a kul olmaktan kaçınan, kendini bilinçaltı aracılığıyla yöneten güdülerin elinde köle olarak bulur. İşte Kur’an’ın, “hevâsını ilah edinmek” dediği budur.
İslam nedir? 
İslam kelimesinin üç mastardan üretildiği söylenir: “Barış” manasındaki silm, “kayıtsız şartsız teslimiyet” manasındaki teslimiyet ve “kurtuluş” manasındaki selamet. Bu üçünün manasını içeren bir İslam tarifi, doğru tariftir. İslam: Allah’ın hakkını Allah’a teslim etmenin O’na kayıtsız şartsız teslim olmaktan geçtiğini bilerek, bu sayede iç barışa ve ebedi kurtuluşa ermek demektir.
İslam imanın dıştaki tezahürüdür. Din imana isnat edilmez, İslam’a isnat edilir: “Allah katında din İslam’dır.” Zira din “hayat tarzı” ile alakalıdır ve hayat tarzı imanın görünen yüzüdür.
İslam’ın değerleri insanlığın değişmez değerleridir. İslam tüm zamanlar ve mekânlarda geçerli olan insanlığın ortak doğrularına verilen addır. Bu yüzden tüm peygamberler İslam peygamberidir. İslam dinlerden bir din değil, tüm peygamberlerin tebliğ ettiği insanlıkla yaşıt hak dindir. İnsanlık tarihi boyunca tüm peygamberlere tabi olanlar Kur’an tarafından “Müslüman” olarak adlandırılır. Ve nihâyet son peygamberin ümmeti de, insanlık tarihiyle yaşıt olan bu yürüyüşe kendi zamanlarından katılan mü’minlerden başkası değildir. Kur’an “Allah, sizi Müslümanlar olarak isimlendirdi” (Hac 22:78) buyurur. Bu Allah’ın isimlendirmesidir.
İslam, Allah’ın kâinatı yönettiği sistemin öteki adıdır. Allah’ın insandan beklediği teslimiyeti, kâinattaki şuursuz varlıklar zaten sergilemektedir. Onlar yaratılış amaçlarına boyun eğmişlerdir. Yaratılış amacına başkaldırabilme yeteneği insana verilmiştir. Zira insandan beklenen “gönüllü ve iradeli itaat”tir. Esasen teslimiyet, itaatin gönüllü ve iradeli olanına verilen isimdir. İnsan kendisine emanet edilen iradeyi Allah’a teslimiyet yönünde kullanırsa, o zaman “Müslüman” sayılacaktır.
İslam bir ideoloji değildir, fakat İslam’ın bir ideolojisi vardır. Zira İslam’ın bu dünyadaki hayata ilişkin bir projesi vardır. Tüm zamanların değişmez değerlerini temsil eden İslam’ı vaz eden vahiyler, ilahi bir inşa projesidirler. İlahî bir inşa projesi olan vahyin maksadı, hayatı inşa edecek usta olan insanı inşa etmektir. Allah, insandan vahyin çırağı olmasını istemektedir ki, insan hayatın ustası olabilsin.
İslam, hakikati teslim alanların değil hakikate teslim olanların yoludur. Zira teslimiyetin adı olan İslam, insanın başka şeylere değil hakikate teslim olmasını istemektedir. Hakikate teslim olan “Müslüman” adını almayı hak kazanır. Her Müslüman bilir ki, İslam’ın iki kanadı vardır: Biri insan-Allah ilişkisinin ekseni olan tevhid, diğeri insan-insan ilişkisinin ekseni olan adalet. Tevhid veya hakikat, adaletin ruhudur. Adalet ise, tevhid veya hakikatin bedenidir.
İnsan endişe edecekse, İslam için değil kendisi için endişe etmelidir. İslam’ın geleceği Allah’ın garantisindedir. İslam’ın beka meselesi yoktur, fakat Müslümanların beka meselesi olabilir. İslam’ı İslam’ın sahibi korur. İslam’ı, İslam’ın sahibi olan Allah’tan daha fazla korumaya kalkanların İslam’a verdiği zararı, İslam’ın düşmanları İslam’a vermemişlerdir. Herkes bilmelidir ki, İslam’ın cazibesi Allah’ın dini oluşundan kaynaklanır, ona mensup olanların aidiyyetinden değil.
Müslüman olmak, canının istediğinin yerine Allah’ın istediğini koymaktır. Müslüman olmak, herkes “başkaları ne der?” diye sorarken, “Allah ne der?” diye sormaktır. Müslüman olmak, ‘olma’ halini ‘görünme’ halinin önüne koymaktır. İslam’a gelmek bir yere gelmek değil, ‘kendine gelmek’tir.
Gayrimüslim ile kâfiri karıştırmamak lazımdır. Kâfir, kendisine açıkça ulaşan vahyin hakikatlerini açık ve net olarak inkâr eden kimsedir. Buna göre her gayrimüslim kâfir değildir, fakat her kâfir gayrimüslimdir.
Sözün özü: İman Allah’a güvenmek, İslam güvendiği Allah’ın kendisi için olan tüm hükümlerine samimi bir inkıyad ile teslim olmaktır.

0 yorum:

Yorum Gönder

Dini Sohbet